Bazı şehirler insana hep bir yere yetişmesi gerektiğini hatırlatır. Bazıları ise durmanın, bakmanın ve yaşamanın da hayatın bir parçası olduğunu fısıldar. İzmir, yıllardır ikinci grupta anılan şehirlerden biri. Onu anlatmaya çalışanların dilinde aynı kelimeler dolaşır: rahat, sakin, özgür, telaşsız... Fakat bir şehri bu kelimeler mi tanımlar, yoksa o şehirde yaşayan insanların ortak yaşam biçimi mi?
Bir şehrin gerçek kimliği, meydanlarında ya da binalarında değil; insanlarının hayata nasıl baktığında saklıdır. Aynı rüzgârı soluyan, aynı vapura binen, aynı gün batımını seyreden insanlar zamanla birbirlerinden yalnızca alışkanlık değil, bir bakış açısı da öğrenirler. Kültür dediğimiz şey, belki de tam olarak budur.
İzmir'de dikkat çeken ilk şey, hayatın hızından çok ritmidir. İnsanlar çalışır, üretir, mücadele eder; ama bütün bunların arasında kendilerine ait küçük duraklar bırakmayı da ihmal etmezler. Kordon'da birkaç dakika denizi seyretmek, vapurun kıç tarafında martıları izlemek, uzayan bir kahvaltıya ya da bitmeyen bir kahve sohbetine zaman ayırmak... Bunlar yalnızca günlük alışkanlıklar değildir. Hayatın, sonuçlardan ibaret olmadığını hatırlatan küçük molalardır.
Eski İzmir meyhanelerinde dolaşan ilginç bir ifade vardır: Alanyari. İlk duyulduğunda tek başına içki içen adamı anlatıyor gibi görünür. Oysa kelimenin taşıdığı anlam bundan daha derindir. Alanyari, kendiyle aynı masayı paylaşabilen insandır. Sessizliği doldurmak için konuşmaya, yalnızlığını bastırmak için kalabalıklara ihtiyaç duymaz. Huzurunu başkalarının varlığına emanet etmez. Çünkü bilir ki insan, en uzun yolculuğunu kendi içine yapar.
Bu düşünce, yüzyıllar önce ortaya çıkan Stoacı felsefenin temel ilkelerinden biriyle sessizce buluşur: Dış dünya her zaman değişecektir; önemli olan, insanın kendi iç düzenini koruyabilmesidir. Belki bu yüzden huzur, sahip olunan şeylerin çokluğundan değil, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin sağlamlığından doğar.
İzmir'i farklı kılanın yalnızca denizi, güneşi ya da imbatı olduğunu söylemek kolaydır. Oysa aynı denizin kıyısında yaşayan herkes aynı huzuru hissetmez. Şehir, insana huzur vermez; ona huzurunu duyabileceği bir alan sunar. Belki de bu yüzden burada insanlar birbirlerinin hayatına daha az hükmetmeye, farklılıklarla daha kolay yaşamaya ve anın kıymetini biraz daha fazla bilmeye eğilimlidir.
Bunu elbette tek başına bir felsefeyle, tek başına iklimle ya da tek başına tarihle açıklamak mümkün değildir. Liman kenti olmanın açıklığı, yüzyıllar boyunca farklı kültürlerin aynı sokakları paylaşması, denizin insana kazandırdığı ritim ve şehrin gündelik yaşamı... Hepsi, bugün "İzmir ruhu" dediğimiz görünmez dokuyu birlikte örmüştür.
Belki de bu yüzden İzmir'i anlamak, sokaklarını ezberlemekten daha fazlasını gerektirir. Bu şehir, insana yüksek sesle ders vermez; yaşayarak öğretir. Acele etmemeyi, başkasının hayatına gereğinden fazla karışmamayı, küçük anların değerini bilmeyi ve gerektiğinde kendi sessizliğiyle dost olabilmeyi...
Hayatı tamamen kontrol etmek mümkün değildir. Ama insan, kendi iç düzenini kurabildiğinde dış dünyanın gürültüsü yavaş yavaş uzaklaşır. Belki de İzmir'in en güçlü yanı tam da budur: Huzuru vaat etmez; ona alan açar. Bu yüzden burada yaşayan birçok insan, farkında bile olmadan huzuru bir hedef değil, günlük hayatın doğal bir parçası hâline getirir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.